Gider İçerdi Can Baba,Kendisine Acımadan Ama

Can Baba, hatırlar mısın, bir akşam, arkadaşlarla Kuzguncuk’taki evinize gelmiştik… Evde senden başka kimse yoktu. Yapayalnızdın. Sevgilisi terk etmiş liseli bir öğrenci gibi çaresizdin. Bütün ışıkları, televizyonu, radyoyu açsan da evde garip ve hüzünlü bir sessizlik vardı. Oysa insanların, bir tutam neşe,öfke, coşku, yaşam sevinci koparmak için uğraştığı, sevinçli ve kutsal bir bahçeydi, eviniz…

“Güler, evi terk etti,” dedin neredeyse, ağlamaklı… Önce inanmadık. Çünkü eşin, Güler Ablam, bildiğimiz kadarıyla sana aşıktı ve seni hiç terk etmeyecek gibi görünüyordu. Hatta bir keresinde ona; “Güler Abla, Can Baba’yı biraz yaşlanmış gibi gördüm,” deyince, bana şöyle bir küçümseyerek bakmış, “saçmalama, gittikçe yakışıklı olduğunu hissetmekti… Bunu, sizin aşkınızdan öğrenmiştim…

Peki, Can Baba, sen dememiş miydin bir keresinde , “Güler benden önce ölürse, ibne olurum,”diye… Çok gülmüştük bu sözüne; “Yoo, gülmeyin çocuklar,” demiştin o bilge ve davudi sesinle, “dünyanın bin bir türlü hali vardır, belli olmaz; Aragon, sevgilisi Elsa öldükten sonra ibne olmadı mı; korkuyorum, ya Güler benden önce ölürse!”
Sen de aşıktın Güler Abla’ya ,hem de sımsıkı, tepeden tırnağa… Ama senin yüreğinle oynadığın ıstıraplı bir oyun vardı. Sen aşkını kaybedip kaybedip bulurdun. İşte bu sırada, şiir çıkardı…

Ama bu defa başkaydı. Sen kaybetmemiştin. Ve o gitmişti. Çok içiyorsun, sağlığına dikkat etmiyorsun, diye seni defalarca uyarmış, sonunda artık dayanamamış, her şey tahammül sınırlarını aşmış ve o gitmişti… Ama senin Güler Abla’dan sonra, bir aşkın daha vardı. Ana sütü gibi helal, ana sütü gibi hak, alkolün vardı senin… Yalnızlığındı o senin, sidikli kontesindi. Hayatın ve ölümündü… Biz daha içeri girmeden,”Çocuklar,” dedin, “biriniz içki alıp gelsin; ne bulursa, dilim damağım kurudu!…”

Böyle ayak işleri nedense hep bana kalırdı ama olsun. Gecenin karanlığında, bir koşu bakkala gidip verdiğin torbayı içkiyle doldurmuştum. Seninle suç ortağı olmanın keyfi bambaşkaydı. Hem sen, hiç ölmeyecek gibiydin. Biz de senle arkadaştık ya, şımartıyorduk kendimizi…
Fakat bir sorun vardı. Hem de önemli bir sorun. Güler Abla eve her an baskın yapabilirdi.Peki, o halde içkiler nereye saklanacaktı? Her kafadan bir şey atılıyordu ortaya. Yok masanın altına, yok dolaplara, yok kütüphanenin arkasına…

Hiçbiri aklına yatmıyordu. Sen ki ne baskınlar yemiş, zulanda neler saklamıştın. Durdun, biraz düşündün. Gözün salonun ortasındaki kömür sobasına takıldı sonra. “ En iyi yer, sobanın içi,” dedin. İçkileri, senin büyüklüğünü bir kez daha kabul ederek, birer birer sobaya doldurduk… Ve o gece için yolculuğumuz başladı… Ama sen yine, tecrübeli bir uzun yol kaptanı olarak, bize gereken uyarıları yapıyordun.

“ÇOCUKLAR, GÜLER HER AN GELEBİLİR VE NEREDEN GELECEĞİNİ BEN BİLE BİLEMEM. BARDAKLARINIZA ONA GÖRE SAHİP ÇIKIN. MESULİYET KABUL ETMEM…”

O gece, hiç unutmuyorum, kokudan bahsetmiştin, kokulu şiirler çok sevdiğinden. “Şiir” demiştin, “kokmalı; nane,karpuz, şarap, anason, kan, soğan, fesleğen, kekik kokmalı…” Bunları anlatırken, gözlerinden sonsuz bir yaşama şehveti geçmişti… Deliler gibi aşıktın doğaya.. Tapardın çiçeklere, kuşlara, börtü böceğe… “Böylesi güzel bir dünyayı, bize insan gibi yaşatmıyorlar,” diye…

Bu yanını kıskandım hep senin, Can Baba. İçinde bir yer hep kanasa da sen hiç kendine acımazdın. İçin kanardı, bilirdim; için kanamasaydı, bu kadar içmezdin. İnsanların neden içtiklerini az buçuk bilirim; seninkisi farklıydı. “Seviyorum içmeyi” diyordun ama sadece içmek değil neden. Sen başka bir şey istiyordun, hemen istiyordun, herkes için istiyordun, hemen istiyordun, herkes için istiyordun ama olmuyordu, hayat çok güzeldi ve çok kısaydı oysa ve olmuyordu ve sen işte bundan içiyordun…

En çok neye öfkelendim, neye kahroldum, Baba, biliyor musun? Arkan yazı yazanlar, senin bu yanından neredeyse hiç söz etmemişlerdi… Yok şöyle içer, yok şöyle küfreder, yok Türkçeyi şöyle iyi kullanır… Peki, sen , onca yıl kime küfrettin, Can Baba. Türkçeyi yüreğinin ve aklının tornasından geçirip, hangi aşağılık insanların yüzüne çarptın… Bu yoktu işte. Seni, sadece, iyi kalpli, ilginç ve sempatik bir derviş gibi sunmaktı dertleri… Oysa sen, en çok bu sistemden nefret ederdin, Can Baba. Bu kokuşmuşluktan, bu sömürüden, bu alan düzeninden…
Bir gece, Kuzguncuk’taki evinizin arkasındaki ormanlığa, “ En büyük komünist beniimm!” diye bağıran,sen değil miydin? Duyan olmazdı seni. Sen de oturur, içerdin. Kendine acımazdın ama…

Karşına, “Can Bey, çok ilginç bir insansınız,” diyen, kendi deyiminle, sanat sevicilerinden biri çıktığında, hiç çaktırmadan onları da tiye alırdın ama için kaçardı. “Neden insanlar bu kadar sahtekar, neden bu kadar enayiler?” diyerek, gider, içerdin. Kendine acımadan ama… Sen, ilginç olmak, dikkat çekmek için yapmıyordun ki bütün bunları. Senin derdin dünyayı değiştirmekti. Bir keresinde bir basın toplantısından dönüyorduk. Arabada bana, polisten dayak yiyen travestilerden bahsetmiştin. “Cezmi, bir kamera bulalım, bunların yaşadıklarını kaydedelim, elimizde inanılmaz bir arşiv olur,” demiştin. Amacın, kim olursa olsun, zulüm altında olanların çektiklerini paylaşmak, belgelemek, başka insanlara göstermek, zulmü kanıtlamaktı. Üzerlerindeki baskıyı protesto etmek için, Taksim’de bir evde açlık grevi yapan travestileri ziyaret etmen ve onlarla birlikte onuncu yıl marşını söylemen, hep bunun içindi… Ama kimse duymamıştı. Sen de evine gidip içmiştin. Kendine acımadan ama…

Sosyalist olup da senin gibi farklı yaşayan, özgün düşünenleri yargılamaya ve küçümsemeye hazır, neredeyse bunun için yaşayan beton kafalılar bile, sana bir şey diyemezlerdi. Garip bir saygınlığın vardı. Öyle deli bir öfke taşıyordun ki onun ardındaki, kanayan, kırılgan çocuğu görememişlerdi… İyi ki göremediler. Bunca şey yetmiyormuş gibi, bir de buna üzülürdün. Gider ,içerdin. Kendine acımadan ama… Saygınlık dedim de aklıma geldi. Kuzguncuk’a gelmiştin bir gün. Vapur iskelesini süpüren adamla seni konuşmuştuk. Hasta olduğunu söylemişti bana. Gözlerine baktım. Gerçekten üzgündü. Sana bir şey olursa, hayatın eskisi gibi olmayacağını hissediyordu sanki. Önce gökyüzüne, sonra denize baktı, “İyileşir değil mi?” diye sordu bana. “İyileşir” dedim, “İyileşir..” Merak etme, Can Baba’ya bir şey olmaz…

Neyse, nerede kalmıştım. İşte, size geldiğimiz o gece, sen bizi,arada bir, tecrübeli uzun yol kaptanı olarak uyarırken, nasıl olduğunu anlamadan, bir anda, karşımızda Güler Abla bitiverdi… “Davranmayın!. Hepiniz ellerinizi masanın üstüne koyun!.. İçkiler nerede derhal söyleyin bana! İçkiler nerede?..” Ama sen de pek iyi görünmüyordun. Kırık dökük ve korkmuş bir ses tonuyla: “ Ne içkisi, Güler?” dedin, “ arkadaşlarla şiir üzerine konuşuyorduk. İçki filan yok!..” Biz bu arada bardaklarımızı, ceplerimize, külotlarımızın içine sokmaya çalışıyorduk… Ama Güler Abla dinler mi, hışımla daldı mutfağa, dolapları tek tek açtı, sonra oturma odasına geldi, halıları kaldırdı,divanların altına baktı, kütüphaneyi araştırdı, elbise dolaplarını, dolaptaki rafları, tek tek kontrol etti…

Can Baba dahil, hepimizin gözü salonun ortasındaki sobadaydı. Kalplerimiz gümbür gümbür atıyordu… Tanıdığım en cesur, en yürekli insanlardan biri olan Can Baba’nın yüzü, bembeyazdı. Korkuyordu. Korkuyordu, çünkü eşine aşıktı. Onu yitirmek istemiyordu…

Güler Abla aradıklarını bulamamıştı ama içki içtiğimize emindi. Odasına girip kapısını öfkeyle yüzümüze çarptı… Peki, şimdi ne yapacaktık?..

Can Baba’ya baktık. Sonuçta kaptanımız oydu. “Çocuklar,” dedi, “ hiç merak etmeyin, ben şimdi onun gönlünü alırım; yalnız, bana bir kağıt kalem bulun…”
Kağıt kalem bulduk ve o da başladı yazmaya… Arada başını kaldırıyor,” Merak etmeyin çocuklar, ben şimdi onun gönlünü alırım!” diyor, sonra tekrar yazmaya başlıyordu. Öylece hareketsiz bekledik onu. Sonra bitirdi. “Tamam, çocuklar!” dedi, “bitti.” Kağıdı güzelce katladı. Korkusunu bastırmak için derin bir nefes aldı ve eşinin girdiği odanın kapısını tıklattı ve içeriden, “Yine ne var!” diye bir ses gelince, Can Baba, “Gülercim, sana bir şey göstereceğim de onun için, girebilir miyim?” dedi ve girdi… Ne olacağını heyecanla bekliyorduk… Bir süre içeriden hiçbir ses çıkmadı… Her şey mümkündü. Evden bile kovulabilirdik. Sonuçta, bizler de suç ortağıydık… İçeriden, önce Güler Abla’nın hayranlık dolu sesleri geldi. Sonra, sıra Can Baba’ya geldi. Kulak kesilmiş, dinliyorduk. Sonra, sevda sözleri duyduk,içeriden. Aşka, sevgiye dair, hiç ayrılmamaya dair sözler geldi, sonra kulağımıza… Sonra sarılış, sonra öpüşme sesleri… Kurtulmuştuk… Şiirin hayattaki gücünü o gün anlamıştım işte… Sonra Can Baba o odadan, aşktan, bahtiyarlıktan, sevinçten parlayan gözleriyle dışarı çıkmış, “Çocuklar, ben her şeyi hallettim, hiçbir sorun yok, siz ufak ufak gidebilirsiniz, bardaklarınızı da yanınızda götürün, hiçbir iz bırakmayın, yarın ben sobanın içindekileri hallederim, beni hiç merak etmeyin, ben güvenli ellerdeyim,” demişti…
Sonra biz hep birlikte sahile inmiş; arkadaşlardan birinin sobadan kurtardığı içkiden elimizdeki suçlu bardakları doldurmuş; gecenin karanlığında çılgınca akan Boğaz’ın sularını seyretmiş ve ölümsüzlüğe içmiştik… Çünkü çok gençti ve Can Baba, hiç ölmeyecek gibiydi..

O daha ölmeden, onunla ilgili yapılacak programlara konuklar çağrıldı. Çekimler yapıldı. Kitaplarının yeni baskısı matbaadan getirildi. Şiir kasetlerinin basımı hızlandırıldı. Gazete yöneticileri, yazarlara, Can Yücel’le ilgili yazı ve sayfalar sipariş ettiler. Ölüm bekleniyordu ve herkes gereken hazırlığı yapmıştı!.. Bütün bunları görseydi, gider, içerdi, Can Baba… Kendisine acımadan ama…

Cezmi Ersöz

  • Yorum yapmak için lütfen üye olunuz!!!