Şeb-i Nisan

 

Mahmûr, muzî, mâ-ı, derin bir şeb-i nîsân
Olmuştu nücûmiyle miyâh-î dile rîzân
Dallardan uçan ıtr-ı bahâr-î mütefekkir
Dökmüştü o solgun şebe hulyâ, emel ü Şi’r.
Sesler, gülüşür sâyede, sevdâ ile bî-hûş,
Bâd anları eylerdi nevâzişle der-âğuş.
Bir cism-i perestîdeyi kalb üstüne sarmak
Hırsîyle başım sıtmalı, gözler kuru, parlak,
Eller asabî, hıçkırarak sâhile indim,
Karşımda deniz… Göklerin altında gezindim.

Ey sen ki uzaktan mütebessim, heves-âmûz
Olmuş şeb-i ömrümde nigâhın bana merkûz,
Leyl işte, sükût işte… Yed-i sâhir[10]-i nîsân,
Dökmüş suya ezhâr-ı ziyâ, dillere nîrân; 
Olmuş denizin rûhu semâlarda hem- âğuş,
Bin bûseyi tanzîr ile encüm suya dolmuş; 
Eşcâr ü havâ gölgede sessiz sarışır, gel! 
Gel, yalnızım ey, beklenilen hüsn-i muhayyel!

Ey çeşm-i siyah, ey dağınık zülf-i şeb-engîz,
Ey leb ki eder âteşi her cinneti tecvîz,
Ey sîne ki âlâmımı tenvîm edeceksin,
Ey rûh-ı heves, rûh-ı ziyâ, rûh-ı mehâsin
Gelsen ve bu hicrânı, bu âlâmı bitirsen,
Sen anlayacaksın beni ey rûh-ı ziyâ sen! ..

Kendimle bütün bunları tekrâr ediyordum,
Doğmuştu kamer, şimdi uzaklardaki mağmûm
Dağlardan açık ra’şeler elvâha dağılmış,
Sarmış dil-i eşyâyı heves, bûsiş ü hâhiş.
Hep çift idi karşımda: Kamer, encüm ü eşcâr,
Bendim yalnız ordaki bî-hemser ü bîdâr; 
Durgun suya baktım ve dedim: Ah ölebilsem,
Mâdâm ki yok ağlayacak mevtime kimsem! ..


(Göl Saatleri, 1921)

Ahmet Haşim

  • Yorum yapmak için lütfen üye olunuz!!!