Yeni Bir Şair Hakkında

Bundan on beş, on altı sene evvel, Galatasaray lisesi sıralarında henüz bir talebe iken, aruz vezninin mukassi darlığı içinde ciğerlerinin rahat teneffüs edemeyeceğini hissederek, Régnier ve Verhaeren'in Fransız nazmında yaptıkları inkılâbın tesiri altında, Türkçe şiir için, rüzgara göre dağılan, toplanan, sönen, canlanan, bir çoban ateşi tarzında, his tahavvüllerine ve ahenk zaruretlerine tâbi serbest bir vezin düşünmüş ve bunu "Yollar" ve "O belde" isimli iki manzumemde tatbik etmiştim. Halk denilen büyük denizin fırtınalarına asla çıkamamış ve daima korkak kuğular gibi, havuz genişliğinde dar bir sahada kalmış olan diğer şiirlerim gibi "Yollar" da yeni şekliyle ancak mahdud bir genç zümresi içinde merakı tahrik etmiş ve bazı şiddetli münakaşalara mevzu teşkil etmişti. Bu münakaşalar sırasında, serbest nazmımın hakikatte bir "serbest müstezat" olduğunu, nazariyatta yed-i tulâ sahibi olanlardan öğrendim.

"Yollar" ve "O belde"nin intişarından sonra serbest müstezat genç nesillere mensup bazı şairler tarafından tatbik edilmek istenildiyse de yapılan bütün tecrübeler, âhenk itibariyle, kâfi bir muvaffakiyet temin ediyor görünmemişti.

"Serbest müstezat" aynı manzumade ancak bir bahrin muhtelif evzanını kullanmak hususunda serbestî verirken, bu hususiyete dikkat etmeyen şairlere, her iki mısrada bir bahir değiştirmekle, şiirin musikisinde gayr-ı mahsüs dereveler yerine, birbirini tutmaz sesler, atlama vücuda getiriyorlardı. Esasa riayet edilmeksizin yapılan bu tecrübelerin muvaffakiyetsizliği serbest müstezatı tedrîcen unutturmuş gibiydi. Hayır! Fikir ölmemiş, toprağın karanlıklarında tohum tanesi gibi, sessiz bir hayat ile yaşamaış! Meğer, nicelerinin üzerinde topallayıp yüryemeyeceği yol, on altı sene sonra gelecek şanlı bir atlı için açılmış bir şehrâh imiş!

İsmi Nazım Hikmet olan ve daha üç sene evvel, Alemdar'ın edebi ilâvesinde:

Bir inilti duydum serviliklerde
Acaba burda da ağlayan var mı?

tarzında köhne bir romantizmin bayat hassasiyetiyle yazılar yazan bu genç, işgal senelerinin en fena bir gününde Anadolu'ya geçerek oradan da Moskova'ya tahsile gitmişti. Yeni bir âleme çarparak hurdahaş olmuş gümrah bir ruhun parça parça toplanıp yeni bir nakşa göre tekrar teşekkül ve tekevvün etmesi için lâzım gelen uzun müddet zarfında bu genç, eski tanıdığımız müz'iç sesini kesmişti. O tatsız belâgatini bize unutturmak için sükût cidden lâzımdı. İki sene sonra, yavaş yavaş kenarlarından solmağa ve aydınlanmağa başlayan bir gece gibi bu sükût, uzak, tatlı, işitilmemiş samimiyette bir musiki ile hafif hafif bozulmağa başladı. Moskova'daki gencin yeni şiirlerinden dağınık parçalar, ağızdan ağıza dolaşarak, İstanbul'a kadar geliyordu. Nihayet geçenlerde NAzım Hikmet, büyük bir denizde dalgalarla boğuşarak, uzun müddet yüzmüş bir adamın ter ü taze uzviyeti, kıpkırmızı derisi, değişmiş sesi ve çehresiyle İstanbul sahiline çıkıverdi.

Maşukasına hazin veya acıklı şeyler söylemek için, eskiden "üç telli" âşık sazı kullanan Nazım Hikmet şimdi maşukayı da, sazı da köhne eşya gibi birer tarafa fırlatarak, korkunç bir dağ tepesinde gürleyen bir bahar fırtınası halinde, şimşekle, dumanlar, ani lâcivert parıltılar içinde; eski, kendisinin kaçan gülünç hayaline karşı vahşi bir sesle bağırıyor:

Hey
Avanak! 
Elinden o zırıltıyı bıraksana! 
Sana
Üç telinde üç sıska bülbül öten
Üç telli saz
Yaramaz! ..

Sonra kahkahalarla gülerek üç telli sazla alay ediyor:

Hey
Hey! 
Üç telli sazın 
Ağacından
Deli tiryakilere
İçi
Afyon lüleli
Çubuk yaptılar...

Tek başlı, koyun gözlü şehvânî ve haris eski sevgiliyi boyalı mukavvadan bir surat gibi çöp sepetine atan Nazım Hikmet'in yeni maşukası "halk" dediğimiz, her kımıldanışta bir dünya yıkıp bir dünya yapan, milyon başlı, milyon gözlü, milyon ağızlı muhteşem bir canavardır. Halbuki:

Üç telli saz
Milyonlarla ağzı
Bir tek ağızla
Güldüremez.

Nazım Hikmet'in yeni aşka lâyık olmak isteyen şiiri: "Dağlar gibi dalgalarla dalgalanan" vahşi bir orkestradır ki, harekete geldiği zaman sanılır ki:

Yatağını değiştirmek isteyen
Nehirler
Taşıyor
Ağır sesli çekiçler
Sağır
Örslerin kulağına
Haykırıyor

Sabanlar gülüşüyor
Tarlalara
Tarlalara...

Müthiş bir fırının ateşlerinde eritilmiş muzaffer top tunçlarından, kılıç, kalkan çeliklerinden, taç altınlarından dökülmüşe benzeyen ve harp ve ihtilal velveleriyle, ürkmüş insan kalabalığı sayhalarıyla derin derin uğuldayan bu "meydan şiiri" için eski âşıkların vezni bir "zırıltı" değildir de nedir? Nazım Hikmet, dev elleriyle eski musiki kutusunu sarp kayalara çarpıp parçalayarak yeni nazmının, havaya gürültülü ateşten fıskıyeler gibi fışkıran, korkunç ve tatlı musikisini vücuda getirmiştir.

"Bahr" taksimatından dolayı serbestçe istimali nisbeten müşkil olan aruz veznini maksadına kâfi bulmayan NAzım Hikmet, serbest nazım fikrini, hece vezninde, neşv ü nemâ ettirmiştir. Heceli serbest nazım benim on altı sene evvel düşündüğüm serbest aruz veznine nisbetle ez-her-cihet müreccahtır ve ona kıyasen büyük bir terakki adımı teşkil eder. Aruz vezninin faziletleri ne olursa olsun, duvarları rengârenk çinilerle kaplanmış bir veli veya sultan türbesi gibi, asilâne ziynetlerine rağmen, ölüm ve uhreviyetin haşyet ve kasvetiyle doludur. Bu veznin ziyası renkli camlardan sürüp gelen bir ziyadır; dışarının güneşli aydınlığına asla benzemiyor.

Nazım Hikmet'in serbest hece vezni tarla, kır, dağ yeşilliği, sema maviliği ve güneş ziyası içinde neşeli bir panayır musikisini andırıyor. Müheykel uzviyeti, bir yaz seması üzerine dolaşan beyaz bulutların zemini üzerinde teressüm etmiş bu genç, hava ve ziyada yeni bir hayalin ulvî hendesesini inşa etmekle meşgul bâkir bir insaniyetle konuşuyor. Harabelere tünemiş baykuşlar, fırtınalar semalarından gelen bu şhainin vahşi ıslıklarını anlamazsa bunda şaşacak ne var?

Akşam, nr.2145, 28 Eylül 1340/1924
("Ahmet Haşim - Bütün Eserleri III. Cilt: Gurabahâne-i Laklakan / Diğer Yazıları", Hazırlayan İnci Enginün, Zeynep Kerman; Dergâh Yayınları)

Ahmet Haşim

  • Yorum yapmak için lütfen üye olunuz!!!